Modalı komşularımızdan biri Devlet Opera ve Balesi orkestra şeflerinden. Yaşamını müziğe adamış, uzun yıllardır mesleğini başarıyla sürdüren bir müzisyen. Orkestra şefi dostumla yan yana oturup Beethoven’ın senfonilerinden birini dinlediğimizi düşünelim. Aramızdaki müzik bilgisi, deneyimi ve duyma farklılıklarını hesaba kattığımızda, başarıyla icra edilen aynı senfoniyi kuşkusuz çok farklı deneyimleriz. Peki onun yıllar içinde edindiği, bende olmayan müzik bilgisi senfoniden aldığı doyumu nasıl etkiler? Daha iyi bilen daha mı çok doyum alır?
Şarap Deneyimi: aynı şarap, iki kadeh, iki kişi
Konser bitti, çıktık, keyfimiz de yerinde. Geldik WAYANA’ya, Sina bize birer kadeh şarap ikram etti. Aynı şarap, iki kadeh, şef ve ben.
Bu kez roller değişti. Profesyonel uğraşım gereği şarabı analitik olarak değerlendirmek için gerekli bilgi ve deneyim bende daha fazla. Şef ise şarabı çok seven ama böyle bir formasyonu olmayan bir şarapsever. Aynı soru bu kez şarap deneyimi için geçerli: Ben daha iyi bildiğim için, daha mı çok doyum alırım?
Şarap deneyimi için şarabı öğrenmek şart mı?
Aldığımız eğitimlerin bizi hangi alanlarda geliştirdiğine bakalım. İki ana kavram öğrendiklerimizin özetini oluşturur: ayırt etmek ve adlandırmak.
Gözümüz bize stil, gövde ve yapım tekniği konusunda bir ön değerlendirme olanağı sağlar. Burun ve damağımız sayesinde aroma, tat, gövde, bitiş ve daha pek çok konuda veri toplarız ve bunları sınıflandırırız. Yaptığımız yüzlerce, binlerce tadım sayesinde duyusal ayırt etme becerimiz gelişir; zihnimizdeki kayıtlar çeşitlenir ve sürekli güncellenir. Bütün bunlar gerçekleştikçe de bizde bir kanaat oluşmaya başlar:
Şarap hakkında ne kadar çok şey teşhis edebiliyorsak, şarabı o kadar iyi deneyimliyoruz.
Bu yazıyı kaleme almamızı başka bir yazı tetikledi: John Dilworth’un “Imaginative versus Analytical Experiences of Wines” (“Şarabı Deneyimlemek: Hayal Gücüyle mi? Analitik Olarak mı?”) başlıklı makalesi.
Dilworth
tam olarak yukarıdaki cümleyi kurmuyor. İtiraz daha temel bir kabule yönelik. Şarabı takdir etmeyi, uzmanların onun duyusal özelliklerini dikkatle ayırt ettiği, bunları analitik olarak değerlendirdiği ve böylece şarap hakkında giderek daha fazla bilgi edindiği bir faaliyet olarak görmenin ciddi biçimde kusurlu olduğunu savunuyor.
Bu itiraz, bizi kendi sorumuzla baş başa bırakıyor: Şarabı daha iyi teşhis edebilmek, onu daha iyi deneyimlediğimiz anlamına gelir mi?
Önce Dilworth’ün ne söylediğini çok iyi anlayalım. Sonra kendi söyleyeceklerimizi aktaralım. Bu yazının görevi bu.
Dilworth yaklaşımı: Analitik / Hayal Gücüne Dayalı
Dilworth’ün şarapla ilgili deneyimleme konusundaki hayal gücüne dayalı yaklaşımında, şaraba analitik yaklaşımla eşlik eden bir şarap profesyonelinin karşısında keyifle şarap içen bir şarap sever yerleştirdiği sonucuna varmayın. Onun hayal gücüne dayalı dediği ifadenin altında çok daha güçlü bir alan var.
Yazının girişindeki senfoni örneğini hatırlayın. Burada orkestranın seslendirdiği senfoninin yarattığı deneyim, yalnızca işitilen seslerin fiziksel özelliklerinin toplamından ibaret değil. Dilworth şarabın da benzer bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini söylüyor. “Tatlar ve aromalardan oluşan duyusal özelliklerin toplamı, şarabın deneyimleyen kişi için taşıdığı anlama eşittir,” gibi bir sonuca varmanın mümkün olmadığını söylüyor. Yani matematik dille ifade edersek: duyusal özellik ≠ deneyimin yarattığı anlam.
Önce tadar, sonra deneyimler miyiz? Tadım çizgisel bir süreç mi?
Şarap tadımı sürecini bir akış diyagramı gibi düşünmeye yatkınız:
Şarabı algılarız → özelliklerini fark ederiz → bunlar bizde bir duygu/çağrışım yaratır.
Dilworth bu yaklaşımı kabul etmiyor. Onun iddiasına göre önce şarabın duyusal özelliklerini analitik olarak algılıyoruz, sonra bunlara kendimize özgü tepkiler eklemiyoruz. Ta en başından itibaren bütünleşik bir hayal gücüne dayalı bir deneyim yaşıyoruz.
Yani şarap ve onu deneyimleyen kişi, yaşanan deneyimi açıklarken keskin sınırlarla birbirinden ayırabileceğimiz iki unsur değil. Şarabın sunduğu duyusal özellikler ile bizim onları deneyimleme biçimimiz, yaşadığımız deneyimin içinde birbirinden ayrılması güç bir bütün oluşturuyor. Dilworth’ün yaklaşımına biz ilâve bir soru ekliyoruz; bu soru da bir sonraki bölümün başlığı oluyor:
Şarap deneyimi içinde şarabın kendisinin payı ne kadar?
Artık Dilworth’ün yaklaşımını mercek altına almanın zamanı geldi. Dilworth haklı mı? Analitik yaklaşımı benimsemek ve bunun gerektirdiği donanıma sahip olmak, işi bir anlamda laboratuvar tahlilinin sınırlarına mı hapsetmek anlamına geliyor?
Şarabın asiditesini fark ettik. O zaman biz şarabın diriliğini konuşma hakkımızı mı kaybettik?
Bağın yetiştiği teruarın neresi olduğunu bilmemiz, ille deneyimi mekanik bir yere hapsettiğimizin anlamını mı taşımalı?
Şefin armoni bilgisine sahip olması senfoniden aldığı doyumu azaltmak zorunda değilse, şarabı analitik olarak değerlendirme yetkinliğine sahip olmak da hayal gücüne dayalı deneyimin önünde bir engel olmak zorunda değil. Yani bizim yaklaşımımızı şöyle ifade etmek doğru olur:
Sorun şarabı analiz etmek değil, analizi deneyimin kendisi sanmak olabilir.
Analiz ile hayal gücü buluşamaz mı?
Tadımlara ilişkin değerlendirmelerimizi paylaştığımız yazılarda şarabın zaman içinde değişen yapısı gereği tadımı anlık değil, bir süreç olarak gerçekleştirmenin ne kadar önemli olduğunun altını çizeriz. Yani tadım aslında bir döngüdür ve bizim önerdiğimiz model bu nedenle çizgisel değil döngüseldir:
Deneyim → Analiz → Yeniden deneyim
İlk yudumda karşılaşır ve tanışırız.
Analiz sayesinde bazı özellikleri fark ederiz, ilişkileri anlarız, bilgimizi artırırız.
Ama sonra analizi geriye çekip şaraba yeniden dönebiliriz.
Böyle olunca bilgi deneyimin rakibi olmaktan çıkar; deneyimi genişleten bir araç haline gelir. Bu aynı zamanda WAYANA’nın kendi şarap anlatısının esasını oluşturur. Mesele elbette “bilgi gereksizdir, bırakın kendinizi şaraba” gibi romantik bir yere varmak değil. Tam tersine:
Bilginin amacı deneyimi ortadan kaldırmak değil, yeni deneyim alanları açmak olmalıdır.
Sonuç bekliyorsunuz, ama size yeni bir soru verelim.
Dilworth’ten ilhamla yukarıda kaleme aldıklarımızı okuduktan sonra şefle benim konserden sonra yudumladığımız şarapların yarattığı deneyimleri değerlendirmenin çok da kolay olmadığını fark ettiniz. Çünkü deneyimi yaşayanların beraberlerinde getirdikleri bilgi, birikim ve çağrışımlar da bu deneyimin düzlemini ve kapsamını etkiliyor. Bu da deneyimlerin özgün yapısının ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Sıra geldi bölüm başlığındaki soruya:
Eğer şarap deneyiminin bir bölümünü şarap içenler olarak bizler yaratıyorsak, aynı şarabı içen iki insanın gerçekten aynı şeyi tattığını söyleyebilir miyiz?
Bir sonraki yazımız tam da buradan başlayacak.

[…] Dilworth’ün bir yazısından yola çıkıp uzun bir mesafe katettik. İlk yazımızda şarabı anlamakla şarabı deneyimlemenin aynı şey olup olmadığını sorduk. Ardından aynı […]
[…] Bir önceki yazımızı şu soruyla bitirmiştik: […]
Comments are closed.