“Pardon” demeyi, ama bunun altını da doldurarak pardon dememize sebep olan davranış veya bilgiyi değiştirmeyi, kendimizi geliştirmenin en değerli yollarından biri saymak gerek. İdeal olanı belki hiç “pardon” dedirtmeyecek bir özenle hareket etmek; buna bir sözümüz yok. Ama bilgi de hayat da değişiyor, biz de öğrenmeye devam ediyoruz. Hatalarımızı fark etmek ve onlardan öğrenmek, önümüze çıkan en sahici gelişme fırsatlarından biri.
Peki bu girişe bizi ne getirdi?
Yakın zamanda yaptığımız sosyal medya paylaşımlarından birinde, çok değer verdiğimiz bir kitabımızın adındaki kavram yanlışıyla yüzleştik. Yaygın kullanıma kapılıp “endemik” sözcüğüne yer verdiğimiz WAYANA Menüsü’ndeki Endemik Türk Üzümleri ve Şarapları e-kitabı bizim için çok kıymetli. Türkiye’deki üreticilerin yerel üzüm çeşitlerinden ürettikleri ve WAYANA menüsünde yer verdiğimiz şarapları bir araya getiriyor; hem memleket bağlarının hem de menümüzün zenginliğini sergiliyor. Gelgelelim, bir tür “bakar-körlükle” kapağa kondurduğumuz endemik sözcüğünün ne denli yerinde olmadığını ancak sonradan ayırt edebildik.
Bir hususu açıklığa kavuşturalım: Bizi kimse bu konuda uyarmadı. Yıllardır gözümüzün önünde duran bir sözcüğe bir gün yeniden bakıp, aslında söylediğini sandığımız şeyi söylemediğini fark ettik. Kendi kendimize biraz utandık ama dürüstçe sahiplenmenin ve düzeltmenin en doğrusu olduğuna karar verdik.
Sonra başka bir soru çıktı karşımıza:
Acaba yalnızca “endemik” sözcüğünde mi yanılıyoruz?
Önce Kitap Adındaki Düzeltmemizi Konuşalım
WAYANA’nın kapılarını açtıktan ve menümüzü hazırladıktan sonra önümüzde hem bir ihtiyaç hem de bir fırsat belirdi. Türkiye’nin şaraplık üzüm çeşitleri konusunda yayınlar sınırlıydı; üstelik üreticilerin her yıl yeni çeşitleri ticari üretime kazandırması mevcut kaynakların hızla eksik kalmasına yol açıyordu.
WAYANA yayıncı değil. Ama bilgiyi derlemek ve paylaşmak için bugün elimizde e-kitap gibi olanaklar var. Biz de Türkiye’de ticari olarak işlenen ve WAYANA menüsünde yer verdiğimiz yerel üzüm çeşitlerini bir araya getirdik.
Kitabın adını koyarken yaptığımız hata ise bizi şimdi bu yazıya getirdi.
Şimdi, olabildiğince yalın bir dille, bu kavramların altını dolduralım.
Endemik, Otokton, Yerli ve Lokal: Bir Üzüm Nereye Aittir?
Kitabımızın kapağındaki düzeltmenin ardındaki mesele tam olarak burada başlıyor. Yanılgımızın en büyük sebebi, “bu topraklara özgü” olan her şeyi neredeyse otomatik olarak “endemik” kabul etmemizdi. Oysa endemik, otokton, yerli ve lokal sözcüklerinin hepsi bir biçimde “yer” ile ilişki kuruyor olsa da aynı ilişkiyi anlatmıyor.
Bir bitkinin nerede doğal olarak bulunduğu başka, kökeninin neresi olduğu başka, tarihsel olarak hangi coğrafyayla özdeşleştiği başka, bugün nerede yetiştirildiği ise bambaşka bir mesele.
Endemik üzüm ne demek?
Endemik kavramı bunlardan ilkine, yani doğal yayılışa ilişkin. Botanikte bir canlı grubunun doğal yayılışı belirli bir coğrafi alanla sınırlıysa ondan endemik olarak söz ediyoruz. Bu alan bir dağ, bir vadi, bir ada ya da daha geniş bir coğrafi bölge olabilir. Dolayısıyla endemizmi belirleyen temel mesele, o bitkinin insan eli değmeden yaşaması değil, doğal yayılış alanının coğrafi olarak sınırlı olmasıdır. Bunlar için çok güzel örneklerimiz var: Toros kardeleni, Kazdağı göknarı, Kasnak meşesi, Eber sarısı.
Bizim yanılgımız da burada ortaya çıkıyor. Türkiye kökenli bir üzüm çeşidinden söz ederken anlatmak istediğimiz şey onun doğal yayılış alanı değil, kökeni ve belirli bir coğrafyayla kurduğu tarihsel ilişkiydi. “Endemik” sözcüğünü kullanarak aslında yanlış sorunun cevabını veren bir botanik kavramını ödünç almış olduk.
Üzüm çeşitlerinde insan ile bitki arasındaki binlerce yıllık ilişkiyi hesaba katmadan konuşmak zaten pek mümkün değil. İnsan asmayı seçti, çoğalttı, taşıdı, aşıladı; kimi zaman farklı çeşitlerin birbiriyle melezlenmesine aracılık etti, kimi zaman doğada veya bağda kendiliğinden ortaya çıkan bir çeşidi beğenip çoğaltarak varlığını sürdürmesini sağladı. Bugün adını bildiğimiz eski üzüm çeşitlerinin tarihini yalnızca doğanın kendi başına yürüttüğü bir evrim hikâyesi olarak okumak bu nedenle doğru olmaz.
Burada başka bir terminoloji tuzağına daha düşmemek gerekiyor. Bu çeşitlerin tamamını basitçe “insan tarafından yaratılmış kültivarlar” olarak görmek de meseleyi gereğinden fazla kolaylaştırır. Modern ıslah programlarıyla elde edilmiş çeşitlerle, kökeni yüzyıllara, hatta daha geriye uzanan ve tarih boyunca insan seçiciliğiyle biçimlenmiş eski üzüm çeşitleri aynı oluşum hikâyesine sahip değildir. Üzümün tarihi, doğa ile insan müdahalesinin sınırlarının her zaman kolay çizilemediği bir tarihtir.

Peki bizim aradığımız sözcük neydi?
Otokton üzüm ne demek?
Sözcük Yunanca autókhthōn kökünden geliyor; kabaca “o toprağın kendisinden olan” anlamını taşıyor. Bağcılıkta kullanıldığında bir üzüm çeşidinin doğal yayılış alanından ziyade kökeni ve belirli bir coğrafyayla kurduğu tarihsel ilişkiyi anlatıyor.
Bu ayrım önemli. Bir üzüm çeşidi köken aldığı coğrafyanın dışına götürülebilir. Dünyanın başka bir ucunda dikilebilir, çoğaltılabilir ve yetiştirilebilir. Bu yolculuk onun kökenini değiştirmez. Kalecikkarası’nı Avustralya’ya diktiğimizde Avustralyalı, Öküzgözü’nü Kaliforniya’da yetiştirdiğimizde Kaliforniyalı olmaz. Üzümün pasaportuna yeni bir damga vurulmuştur ama doğum yeri değişmemiştir.
“Yerli üzüm” sözcüğünü nerede kullanmalıyız?
Tam bu noktada “yerli” sözcüğü karşımıza çıkıyor. Gündelik Türkçede otoktonun karşılığı olarak kullanmak son derece cazip. Biz de sık sık böyle yapıyoruz. Ancak ikisini bütünüyle eşanlamlı kabul etmek konusunda biraz ihtiyatlı olmak gerekiyor. “Yerli”, kullanıldığı bağlama göre o ülkede veya bölgede yetiştirilen, uzun zamandır orada bulunan ya da gerçekten kökeni oraya dayanan bir çeşidi anlatabiliyor. Otokton ise köken ve tarihsel aidiyet konusunda daha güçlü bir iddia taşıyor.
Bir çeşidin yüzyıllardır Anadolu’da yetiştiriliyor olması ile Anadolu’da ortaya çıkmış olması aynı şey değil. Dolayısıyla “yerli” dediğimiz her çeşide düşünmeden “otokton” demek de bizi bu kez başka bir kavram yanlışına götürebilir.
“Lokal” ne anlama geliyor?
Lokal, bu bağlamda botanik veya genetik köken belirleyen bilimsel bir sınıflandırmadan çok, bulunduğu, yetiştirildiği ya da üretildiği yere ilişkin bir niteleme. Urla’da yetiştirilen Cabernet Sauvignon’dan elde edilen bir ürün pekâlâ lokal bir üretim olabilir. Ama Cabernet Sauvignon bu nedenle Urla’nın otokton üzümü haline gelmez. Kısacası, misafirdir. Çok uzun zamandır aynı evde oturuyor bile olabilir; yine de nereden geldiği ayrı bir sorudur.
Endemik, Otokton, Yerli ve Lokal Arasındaki Farklar
Böyle bakınca kapağımızdaki tek bir sözcüğü değiştirmek başlangıçta sandığımızdan daha büyük bir meseleye dönüşüyor. Çünkü endemik, otokton, yerli ve lokal bize aynı sorunun dört farklı cevabını vermiyor. Aslında farklı sorular soruyorlar.
- Endemik: Doğal yayılışı neresiyle sınırlı?
- Otokton: Kökeni ve tarihsel aidiyeti neresi?
- Yerli: Hangi coğrafyaya ait kabul ediyoruz ve bunu hangi anlamda söylüyoruz?
- Lokal: Şu anda nerede yetiştiriliyor veya üretiliyor?
Bir üzümün “nereli” olduğunu sormak kolay. Cevabın hangi “nerelilikten” söz ettiğini bilmek biraz daha zor.
Ve galiba bizim endemik sözcüğüne takılıp kalmamızın bize öğrettiği ilk şey de bu oldu: Terimler yalnızca nesnelere isim vermez; onlar hakkında hangi soruyu sorduğumuzu da belirler.
Şarap dünyasının sözlüğünde benzer biçimde yeniden bakmamız gereken daha pek çok sözcük var: teruar, natürel, organik, eski asma, antik üzüm, yerli maya, mineralite…
Demek ki Kadehteki Sözlük’ün daha ilk maddesindeyiz.
