Bir önceki yazımızı şu soruyla bitirmiştik:
Eğer şarap deneyiminin bir bölümünü şarap içenler olarak bizler yaratıyorsak, aynı şarabı içen iki insanın gerçekten aynı şeyi tattığını söyleyebilir miyiz?

Şefle birlikte oturduğumuz WAYANA’daki masamıza geri dönelim. Sina aynı şişeden iki kadehe şarap koysun. Kadehler aynı, servis sıcaklığı aynı, ortam aynı, şarap aynı şişeden geliyor. Mümkün olduğunca çok değişkeni ortadan kaldırdık.
İki kadehte fiziksel olarak aynı şarap var.
Peki bizim tattığımız şarap da aynı mı?
İlk yazımızda John Dilworth’ün “Şarabı Deneyimlemek: Hayal Gücüyle mi? Analitik Olarak mı?” başlıklı makalesinden hareketle şarap deneyiminin yalnızca şarabın duyusal özelliklerinden ibaret olmadığını tartışmıştık. Şöyle bir ayrım yapmıştık:
duyusal özellikler ≠ deneyimin yarattığı anlam
Acaba eşitliğin sol tarafı bize ne diyor? Sorun sandığımızdan daha mı erken başlıyor?
Aynı şarap, farklı duyu sistemleri
Pek çok şarap tüketicisinin “Ben şarap bilmiyorum, dolayısıyla konuşmasam daha iyi” yaklaşımını benimsediğinin farkındasınızdır. Bunda, şarabın önce “öğrenilmesi gereken” bir konu olduğu düşüncesinin de önemli bir payı var. Bu kabulleniş şarabı deneyimlemeye ilişkin farklılıkların bilgi, geçmiş deneyimler, çağrışımlar veya hayal gücüyle bağlantılı olduğu fikrini güçlendirir. Oysa fark “şarabı bilmek” sürecinin çok daha öncesinde, şarabın duyusal özelliklerinin algılanması aşamasında ortaya çıkıyor.
İnsanların tatlara karşı duyarlılıkları aynı değil.
Tatlı, ekşi, tuzlu ve acı gibi temel tatların tanınması için gereken eşikler kişiden kişiye önemli ölçüde değişebiliyor. Kontrollü çözeltilerle yapılan araştırmalarda aynı tadın tanınması için gereken konsantrasyonların bireyler arasında çok geniş bir aralığa yayıldığı görülüyor.
Bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Buradan “bir insan şarabın asiditesini diğerinin yüz katı algılıyor” gibi bir sonuç varmak son derece yanıltıcı olur. Laboratuvarda ölçülen tat eşiği ile şarap gibi son derece karmaşık bir duyusal ortam aynı şey değil.
Ama araştırmalar bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor:
Aynı şarap, farklı insanlarda aynı duyusal algıyı yaratmak zorunda değil.
Daha fazla bilgi, deneyim veya hayal gücü işin içine girmedi bile. Henüz başlangıç çizgisindeyiz.
Biyolojilerimiz farklı
Bu farklılığı tek bir nedene bağlamak mümkün değil.
Örneğin, genetik yapı bunlardan biri. Acı tat reseptörleri üzerinde yapılan araştırmalar, bazı bileşiklerin bir insan tarafından son derece yoğun algılanırken başka biri tarafından çok daha zayıf algılanabildiğini gösteriyor.*
Yaş da duyusal algıyı etkileyen bir başka faktör. Tat duyarlılığında yaşla birlikte değişiklikler görülebiliyor. Üstelik cinsiyetler arasında ortalama farklılıklar gösteren çalışmalar da var.
Şarap açısından dikkat çekici bir başka değişken ise tükürük ve ağız fizyolojisi. Hatırlayacağınız gibi şaraptaki tanenlerin tükürük proteinleriyle etkileşimi, burukluk olarak adlandırdığımız duyusal deneyimin oluşmasında rol oynuyor. Dolayısıyla iki insanın ağzına giren sıvı aynı olsa bile ağız fizyolojisi ve tükürük bileşimindeki farklılıklar, ortaya çıkan duyusal algının farklılaşmasına katkıda bulunabiliyor.Şimdi dönelim başlangıçtaki iki kadehe.
AYNI ŞARAP → İKİ FARKLI DUYU SİSTEMİ
Demek ki “aynı şarabı içiyoruz” cümlesinden otomatik olarak “aynı şeyi algılıyoruz” sonucu çıkmıyor.
Şarap nerede bitiyor, biz nerede başlıyoruz?
Bir başka ilginç yere geldik.

Şarabın ölçülebilir özellikleri var. Asitliği, alkolü, şekeri, uçucu aroma bileşikleri, fenolik yapısı bizim zihnimizin ürünü değil. Kadehin içindeki şarap fiziksel ve kimyasal değerlerle ölçülebiliyor. Yani yemin etsek başımız ağrımaz: aynı şeyi içiyoruz.
Ama şarap ağzımıza ve burnumuza ulaştığı anda şarabın bu fiziksel gerçekliği her birimizin kendine özgü biyolojisiyle karşılaşıyor.
Böylece fiziksel ve kimyasal özellikleri açısından aynı olan şey farklı biyolojik ortamlar tarafından işleme alınıyor. Bu basit görünen süreç haliyle basit olmaktan çıkıyor:
ŞARAP → DUYUSAL ALGILAMA → DENEYİM
İlk ok şarabın fiziksel ve kimyasal özellikleriyle bizim duyu sistemimiz arasındaki karşılaşmayı gösteriyor.
İkinci ok ise algıladığımız şeyin bizim için neye dönüştüğünü.
Dilworth’ün asıl ilgilendiği alan büyük ölçüde ikinci ok. Hayal gücü, çağrışımlar ve kişinin deneyimin oluşumundaki yaratıcı rolü burada devreye giriyor. Ama iş o kadar kolay ilerlemiyor. Çünkü fizyoloji bize “İlk ok bile herkes için aynı değil,” diyor.
Aynı şeyi algılasak bile…
Şimdi işi biraz daha karmaşık hale getireceğiz.
Şefle benim fizyolojik farklılıklarımızı bir an için ortadan kaldırabildiğimizi varsayalım. Aynı şarabın asiditesini, burukluğunu, tatlılığını ve aromatik yoğunluğunu birbirine çok yakın biçimde algıladığımızı kabul edelim. Sorunumuz çözülmüş olur mu?
Dilworth’e göre hayır. Çünkü duyusal özellikleri algılamak başka, onların bizim için oluşturduğu deneyim başka.
Bir aroma birimiz için yalnızca tanınabilir bir koku olabilirken diğerimiz için yıllar önce yaşanmış bir olayın, bir yerin veya bir insanın çağrışımını taşıyabilir. Yani “Proust etkisi” işin içine girebilir: Bir koku, hatta kimi zaman bir tat deneyimi, zihnimizde yıllardır aklımıza bile getirmediğimiz bir anıyı bir anda uykusundan uyandırıp bizi o günlere götürebilir.
Aynı asidite birimiz tarafından yalnızca yapısal bir özellik olarak değerlendirilirken diğerimiz için şarabın canlılığına, enerjisine ilişkin bütünsel bir deneyimin parçası olabilir.
Kadehteki sıvı değişmedi. Belki algıladığımız duyusal özellikler bile büyük ölçüde değişmedi.
Ama yaşadığımız deneyim değişti.
Şarap bir eser mi, yoksa bir başlangıç noktası mı?
Dilworth burada bahisleri yükseltiyor. Şarabı tamamlanmış bir eser gibi ele almıyor. Onu, deneyimleyen kişinin üzerinde doğaçlama yaptığı bir duyusal tema olarak görüyor.
Yani şarap birtakım duyusal malzemeler sunuyor. Ama bunlardan nasıl bir deneyim ortaya çıkacağında içenin de yaratıcı bir rolü oluyor.
Bu varsayımı kabul edersek zaten zor olan işimiz daha da zorlaşıyor.
Elimizde fiziksel ve kimyasal özelliklerini bildiğimiz somut bir şarap var. Bundan yola çıkıyoruz.
Biyolojimiz şarabın hangi bölümünü ve hangi yoğunlukta algılayacağımızı etkiliyor.
Bilgimiz, belleğimizdeki kayıtlar, geçmiş deneyimlerimiz ve çağrışımlarımız ise algıladığımız şarabın nasıl bir deneyime dönüşeceğini şekillendiriyor.
Acaba şarap deneyimini şöyle mi düşünmeliyiz?
ŞARAP + BİYOLOJİK ALGILAMA + KİŞİSEL ANLAMLANDIRMA → DENEYİM
Eğer öyleyse, bu modelin beraberinde getirdiği ciddi bir sorun var.
Herkes kendi şarabını mı yaratıyor?
Burada tehlikeli bir yere geliyoruz:
Bir şarabın deneyimi kişiden kişiye değişiyorsa ve bu deneyimin oluşumunda içenin biyolojisi, bilgisi, belleği ve hayal gücü rol oynuyorsa, şarap hakkında ortak değerlendirmelerde bulunmak nasıl mümkün olacak? Birimizin kusurlu bulduğu bir şarabı diğerimiz olağanüstü bulabilir mi?
Daha da önemlisi:
Eğer deneyimin bir bölümünü biz yaratıyorsak, kötü şarap diye bir şey hâlâ var mıdır?
Burada iş Dilworth’ten çıkıyor. Şarap dünyasının üzerine kurulu olduğu büyük sistemi sorgulamaya başlıyoruz: Şarap eleştirmenlerini. Puanları. Tadım notlarını. Kör tadımları.
Ve “kalite” dediğimiz şeyin ne kadarının şarabın kendisine, ne kadarının onu deneyimleyen kişiye ait olduğunu.
İki kadehte hâlâ aynı şarap var. Ama artık şu soruyu sormak zorundayız:
Aynı şarabı farklı deneyimliyorsak, o şarap hakkında ortak ve nesnel bir yargıya varmak hâlâ mümkün mü?
Bir sonraki yazımızda başlayacağımız yer burası.
*TAS2R38 adı verilen reseptör geni üzerinde yapılan çalışmalar bunun en iyi bilinen örneklerinden biri.
Yazının bilimsel çerçevesi için aşağıdaki kaynaklara başvurduk:
- Höchenberger, Hummel & Ohla, 2026, Chemical Senses
- Barragán ve ark., 2018, Nutrients
- Carrai ve ark., 2017, Scientific Reports
- McRae & Kennedy, 2011, Molecules
- Chu & Downes, 2000/2002 ve Yamamoto, 2008