Bağcılar’dan Bağlarbaşı’na, Erenköy’den Kızıltoprak’a unutulan İstanbul bağları ve hikâyeleri
Var mısınız İstanbul’da bağ turuna çıkmaya? Ne güzel bir fikir, değil mi?
Yalnız küçük bir sorunumuz var. Nerede bu bağlar?
İstanbul öyle bir şehir haline geldi ki bugün elinizde küçücük bir bağ kurmaya elverişli arsa olsa, üzerine asma dikmek yerine yirmi katlı bir apartman kondurmanız çok daha akıllıca bir yatırım sayılabilir. Bir tarafta yıllarca emek vereceğiniz, donuyla, dolusuyla, kuraklığıyla uğraşacağınız, iyi üzüm yetiştirmek için sabırla bekleyeceğiniz bir bağ. Öte yandan, birkaç yılda tamamlanacak bir inşaat. Hangisini tercih ederdiniz? Ekonomik hesabı yapmak pek zor değil. Bir bağın belki yüz yılda sağlayacağı kazancı birkaç yılda elde etme olasılığı varken asmayla kim uğraşır?
İstanbul’un bağları bir günde kaybolmadı elbette. Hastalıklar, değişen tarımsal koşullar, nüfus artışı, göç ve kentleşme bu dönüşümün farklı aşamalarında rol oynadı. Ama sonunda toprak giderek başka bir değer kazandı. Üzüm yetiştirmek için değil, üzerine bina yapmak için.
Bugün İstanbul’da bağ turuna çıkma düşüncesinin biraz tuhaf görünmesi bundan. Oysa bu şehir bir zamanlar bağlarıyla tanınıyordu. Üstelik sandığımızdan çok daha geniş bir coğrafyada.
Bağlar kayboldu, adları kaldı
Yer adları zamanla kökenlerinden uzaklaşır, geçmişleri unutulur ve kendi başlarına birer özel isim haline gelirler. Oysa bazen yalnızca bir an durup bu adların nereden geldiğini düşünmek bile şaşırtıcı keşiflerin kapısını açabilir. Mesela İstanbul’da yaşayanların her gün duyduğu bazı yer adları vardır: Bağcılar. Bağlarbaşı. Validebağı.
Bu adların içinde bağ geçtiği halde, söylerken çoğumuzun aklına artık bağlar gelmiyor. Oysa geçmişte bu yerlerin bağcılıkla ilişkisi olduğu için bugünkü adları böyle. Bakalım bu isimlerin izlerini geriye doğru takip ettiğimizde neler bulacağız?
Bağcılar’ın hikâyesi özellikle ilginç. Bugünkü ilçenin bulunduğu bölge, Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük ölçüde tarım alanlarından oluşuyordu. 1929’da Bulgaristan’ın Varna bölgesinden gelen göçmenlerin yerleşmesiyle bağcılık gelişti. Devlet tarafından sağlanan üzüm fidanlarıyla kurulan bağlar, yerleşimin adının oluşmasında da rol oynadı.
Bağlarbaşı’nın geçmişi ise çok daha eskiye uzanıyor. Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi bu semtin bağlarını, sahiplerini ve yetiştirilen üzüm çeşitlerini ayrıntılarıyla anlatıyor: Çavuş, Müşküle, Keçimemesi, Erenköy Siyahı, Parmak Üzümü…
Bugün bir üzüm çeşitleri kataloğunda karşımıza çıkabilecek bu adlar, bir zamanlar İstanbul bağlarının gündelik hayatının parçasıydı. Ve bağcılık yalnızca Bağcılar ve Bağlarbaşı ile de sınırlı değildi. Çamlıca’dan Yakacık’a, Göztepe’den Kozyatağı’na, Merdivenköy’den Erenköy’e, Beylerbeyi’nden Çengelköy’e uzanan geniş bir coğrafyada bağlar bulunuyordu.
Boğaziçi’nin köylerinde, İstanbul’un sayfiye yerlerinde, köşklerin çevresinde ve kent merkezinin dışında kalan tarım alanlarında asmalar yetişiyordu. Bugün apartmanların, caddelerin ve alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerlerde bir zamanlar bağların uzandığını düşünmek kolay değil.
Ama eski kaynaklar bize bambaşka bir İstanbul anlatıyor.
Erenköy’ün bağları ve üzümleri
Erenköy bu hikâyede özel bir yere sahip. Bugün İstanbul’un yoğun yapılaşmış semtlerinden biri olan Erenköy, geçmişte bağları, bostanları ve bahçeler içindeki köşkleriyle tanınıyordu. İstanbul Ansiklopedisi, semtin özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında önemli bir sayfiye bölgesine dönüştüğünü anlatıyor. Bu dönüşüm sırasında bağlar ve bahçeler henüz yaşamın doğal bir parçasıydı.
Üstelik Erenköy adıyla anılan bir üzüm çeşidi de vardı: Erenköy Beyazı. İstanbul’un bağcılık geçmişini araştırırken bu çeşitlerin adlarıyla karşılaştığınızda, kaybolanın yalnızca bağ alanları olmadığını fark ediyorsunuz. Çünkü bir bağın ortadan kalkması yalnızca asmaların sökülmesiyle olmuyor. O bağda yetiştirilen çeşitler, onların yerel adları, yetiştirme yöntemleri ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiler de onlarla beraber toplumsal bellekten silinmeye başlıyor. Bugün bu geçmişi Erenköy sokaklarında değil, daha çok eski kaynakların sayfalarında bulabiliyoruz.
İstanbul’da 50.000 dönüm bağ
İstanbul’un bağcılık geçmişini anlamak için elimizde yalnızca eski semt adları ve hatıralar yok. XIX. yüzyılın sonlarına ait sayısal kayıtlar da var. Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti’nin 1896 tarihli tespitine göre İstanbul’da yaklaşık 50.000 dönüm bağ bulunuyordu. Bugünkü ölçülerle 5.000 hektar.
Şimdi sizinle güncel bir karşılaştırma yapmanız için bir veri paylaşalım. Türkiye’nin önemli bağcılık merkezlerinden biri Çanakkale. Alper Dardeniz ve Esra Şahin’in 2023 yılında yayımlanan çalışmasına göre, 2022 verileriyle Çanakkale’nin toplam bağ alanı 4.626 hektar. Şimdi bunu İstanbul’un 1896 yılında kaydedilen 5.000 hektarlık bağ alanıyla karşılaştırın. Bir zamanların payitahtı İstanbul, bugünün önemli bağcılık merkezlerinden Çanakkale’nin tamamından daha geniş bağ alanına sahipmiş!
İstanbul için ulaştığımız bu rakamın kapsadığı idari coğrafyayı dönemin sınırları içinde değerlendirmek gerekiyor. Ama en azından İstanbul’un bağcılık geçmişinin birkaç köşk bahçesinden ibaret olmadığını göstermesi bakımından son derece önemli olduğunda hepimiz hemfikiriz herhalde.
Bir bilgi daha ekleyelim: bu kayıt, İstanbul bağlarının ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğu döneme, yani filoksera dönemine ait. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa bağcılığını büyük ölçüde tahrip eden bu zararlı, Osmanlı topraklarındaki bağlara da ulaşmıştı. Asma köklerinde beslenen filoksera, Avrupa asmalarında ağır kayıplara yol açmış ve şarap üretimini neredeyse durma noktasına getirmişti.
1896 tarihli kayıtta İstanbul’daki 50.000 dönüm bağın 5.000 dönümünün doğrudan filokseradan etkilendiği, 1.000 dönümünün ise bulaşık kabul edildiği belirtiliyor. Yani İstanbul bağcılığının varoluş kavgasının ilk etabı filoksera denen bir musibete karşı verildi. Gelin, önce filokserayla girişilen mücadeleye yakından bakalım.
Kızıltoprak ve Erenköy: Bağları kurtarma mücadelesi
İstanbul’un bağcılık tarihinin unutulan sayfalarından biri, filoksera sonrasında yürütülen mücadele. Bugün Kızıltoprak ve Erenköy denildiğinde aklımıza asma fidanlıklarının gelmemesi çok doğal. Oysa XIX. yüzyılın sonlarında bu iki yer, bağcılığın yeniden geliştirilmesi için yürütülen çalışmaların önemli merkezleri arasındaydı.
Filokseranın ne olduğu ve etkileri başlı başına bir yazı konusu. Bizim de böyle bir yazımız var. Merak edenlerin mutlaka okumasını öneririz. Ama işin özeti şu: Bilimsel mücadele yöntemleriyle filokserayı hâlâ alt edemedik. Filokseraya karşı dayanıklı Amerikan asmalarının varlığından yararlanıp kendi üzüm çeşitlerimizi bu asmaların anaçlarına aşılayarak bağcılığı sürdürmeyi başardık.
İşte Osmanlı yönetimi de bu yöntemin uygulanabilmesi için fidanlıklar kurdu ve bağcılara asma materyali dağıtmaya başladı. 1897 yılına ait bir kayıtta Kızıltoprak Amerika Asma Fidanlığı’ndan İstanbul’un farklı bölgelerine dağıtılan asma çubukları ve fidanlar listeleniyor: Erenköy, Bostancı, Kozyatağı, Göztepe, Merdivenköy, Kızıltoprak, Caddebostan, Kartal, Kadıköy, Fenerbahçe, Halkalı…
Bu isimler bugün İstanbul’un ulaşım haritasından alınmış gibi görünüyor. Oysa söz konusu liste bir bağcılık faaliyetinin coğrafyasını gösteriyor. Kaydın araştırmacı tarafından düzeltilen toplamına göre dağıtılan asma fidanı ve çoğaltım materyali miktarı 89.650 adet.
Gördüğünüz gibi, bir zamanlar İstanbul’da bağları kurtarmak için on binlerce asma fidanı dağıtılıyordu. Biz ise bugün aynı semtlerde bağ arıyoruz. Kara mizah gibi, değil mi?
Bağları yalnızca filoksera mı yok etti?
İstanbul’un bağlarının ortadan kalkmasını tek bir nedene bağlayabilir miyiz? Elbette iş o kadar basit değil. Filokseranın önemli bir kırılma yarattığı kuşku götürmez. Ne var ki bağların giderek kaybolmasında kentin büyümesi, nüfus hareketleri, tarımsal üretimin ekonomik koşulları ve toprağın kullanım biçimindeki değişiklikler çok daha önemli rol oynadı.
Bir zamanlar İstanbul’un sayfiye alanları olan Erenköy, Göztepe ve çevresindeki yerleşimler, zaman içinde kentin yoğun konut bölgelerine dönüştü. Bölgelerin imara açılmasıyla bağlar ve bostanlar yerlerini parsellere, sokaklara ve apartmanlara bıraktı. Bu değişim yalnızca İstanbul’a mı özgüydü? Hayır, dünyanın birçok kentinde tarım alanları büyüyen yerleşimlerin baskısıyla karşı karşıya kaldı.
Ama İstanbul’un hikâyesinde bizi özellikle düşündüren bir şey var. Bir zamanlar üzüm çeşitleriyle, bağlarıyla ve fidanlıklarıyla tanınan semtlerde bugün bu geçmişin neredeyse görünmez hale gelmesi. Bir bağın ekonomik değeriyle o bağın kültürel değeri aynı şey değil. Bir arsaya bina yapıldığında ortaya çıkan ekonomik kazanç hesaplanabilir. Peki o toprağın üzerinde yetişen yerel üzüm çeşidinin, bağcının bilgisinin, yıllar içinde oluşmuş tarımsal geleneğin değerini nasıl hesaplayacağız?
Daha da önemlisi, bunlar kaybolduktan sonra geri getirilebilecek mi?
Peki İstanbul’da bağ turuna çıkabilir miyiz?
Başlangıçtaki sorumuza dönelim. İstanbul’da bağ turu yapmak gerçekten mümkün değil mi? Öncelikle bir ayrımı açıklığa kavuşturalım. İstanbul’un tarihî kent dokusundaki bağların büyük ölçüde kaybolması, bugünkü il sınırları içinde hiç bağ bulunmadığı anlamına gelmiyor. İstanbul’un kırsal ilçelerindeki tarımsal faaliyetleri de hesaba katmalıyız.
Ancak kent merkezinde eski İstanbul bağlarının izini sürmek isteyen biri için artık alışılmış anlamda bir bağ rotasından söz etmek kolay değil. Buna karşılık, İstanbul’dan hareketle Trakya’nın bağlarını keşfetmek mümkün. Tekirdağ, Şarköy ve Kırklareli çevresindeki üreticiler, bağları ve şaraphaneleriyle farklı deneyimler sunuyor.
Bağlarda yürümek, üreticilerle tanışmak, üzüm çeşitlerini yetiştikleri coğrafyada görmek isteyenler için bu rotalar önemli seçenekler.
İstanbul’un kendi bağlarının büyük ölçüde kaybolduğunu biliyoruz. Ama Anadolu’nun bağcılık coğrafyasıyla ilişkisi devam ediyor. Üstelik bu ilişki artık yalnızca bağlarda değil, şehrin sofralarında ve kadehlerinde de kurulabiliyor. Trakya’dan Ege’ye, Kapadokya’dan Doğu Anadolu’ya uzanan farklı bölgelerin üzümlerini ve üreticilerini aynı şehirde keşfetmek mümkün.
WAYANA’da yapmaya çalıştığımız da bu kültürel çeşitliliği görünür kılmak.
Ama burada iki farklı deneyimi birbirine karıştırmamalıyız. Bağa gitmek başka, bağın ürününü tanımak başka. Birinde toprağı, asmayı ve üreticiyi yerinde görüyorsunuz. Diğerinde farklı coğrafyaların ürünlerini karşılaştırma olanağı buluyorsunuz. Birbirinin alternatifi olmaktan çok, birbirini tamamlayan iki deneyim.
Kaybolan bağların ardından
İstanbul’un eski bağlarını yeniden kurmak mümkün mü? Kentin bugünkü yapılaşması düşünüldüğünde, geçmişin geniş bağ alanlarını geri getirmek pek gerçekçi görünmüyor. Ama bağcılık mirasını hatırlamak ve yaşatmak için aynı toprakların yeniden asmalarla kaplanmasını beklemek zorunda değiliz.
Eski kaynakları araştırabiliriz. Semtlerin bağcılık geçmişini ortaya çıkarabiliriz. Bir zamanlar İstanbul’da yetiştirilen üzüm çeşitlerinin izini sürebiliriz. Bu çeşitlerden hangilerinin bugün hâlâ yaşadığını, hangilerinin yalnızca eski kayıtlarda kaldığını araştırabiliriz. Ve belki en önemlisi, bu geçmişin yeni kuşaklar tarafından bilinmesini sağlayabiliriz. Çünkü İstanbul’un bağları yalnızca tarımsal üretim alanları değildi. Şehrin gündelik yaşamının, kültürünün, mutfağının ve hafızasının da bir parçasıydı.
Bugün Bağcılar’dan geçerken bağ görmüyoruz. Bağlarbaşı’nda asmaların başladığı yere ulaşamıyoruz. Erenköy’de eski bağların arasında dolaşamıyoruz.
Ama adları hâlâ orada. Belki de İstanbul’un kaybolan bağlarını yeniden keşfetmeye başlamak için önce bu isimlere başka bir gözle bakmamız gerekiyor.
Bağlar kaybolmuş olabilir. Ama hikâyeleri henüz kaybolmuş değil.
Bu yazımızı aşağıdaki kaynaklara başvurarak hazırladık. Emekleri için teşekkür ederiz.
- Keskin, Özkan (2023). “İstila-yı Filoksera: XIX. Yüzyıl Sonunda İstanbul Üzüm Bağlarını Asma Kurdundan Kurtarma Çabaları.” Osmanlı İstanbulu VIII, s. 321–344. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi. Makaleye ulaşın
- Hiç, Vâsıf. “Bağ, Bağlar, Bağcılar.” Reşad Ekrem Koçu (haz.), İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1790. Kadir Has Üniversitesi ve SALT, İstanbul Ansiklopedisi dijital arşivi. Ansiklopedi maddesi
- Hiç, Vâsıf. “Bağlarbaşı.” Reşad Ekrem Koçu (haz.), İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1817–1819. Kadir Has Üniversitesi ve SALT, İstanbul Ansiklopedisi dijital arşivi. Ansiklopedi maddesi
- Dardeniz, Alper ve Şahin, Esra (2023). “Çanakkale Bağlarında Yetiştirme Tekniği ve Kültürel Uygulamalar.” Murat Şeker, Fatih Kahrıman, Ali Sungur ve Burak Polat (ed.), Çanakkale’nin Stratejik Sektörü Tarım-1, s. 95–148. Özgür Yayınları. DOI: 10.58830/ozgur.pub321. Yayına ulaşın
- Büyük İstanbul Tarihi. “İstanbul’un İlçeleri.” İstanbul’un yerleşim tarihi, ilçelerin gelişimi ve Bağcılar’ın tarihsel arka planına ilişkin başvuru kaynağı. İlgili bölüm

