Zaman zaman yazı ve konuşmalarımızda üretici ziyaretlerinin bize çok olumlu katkıları olduğundan bahsederiz. Üretici ziyaretleri hem teknik hem de sosyal yönü çok değerli olan deneyimler bizim için. Bu ziyaretlerin bir de görünmeyen yanları var: ziyaret ettiğimiz üreticilerin yakın çevresindeki ören yerleri.
Bu ören yerlerinin kimilerinde müze olarak düzenlenmiş bölümler de var. WAYANA’nın bize kazandırdığı en önemli zenginlik, kültürel değerlendirmelerimize kattığı şarap perspektifi. Türkiye’ye bir açık hava şarap müzesi olarak bakma fikri de bu ziyaretlerde doğdu.
Bir antik kenti gezerken gözümüz çoğu zaman tiyatroya, sütunlara, surlara takılır. Müzedeki bir vitrinin önünde durduğumuzda ise heykellere, takılara, ince işçilikli eşyalara bakarız. Bunların arasında duran çift kulplu bir kabı gözden kaçırma olasılığımız da kuvvetlidir.
Oysa o kapta muhtemelen bambaşka bir hikâye gizlidir. İçine neyin konduğunu, nerede yapıldığını, buraya hangi yoldan geldiğini, onu kullanan insanların neler yetiştirdiğini, ne yiyip ne içtiklerini, kimlerle alışveriş yaptıklarını keşfetmenin sizi nasıl bir maceranın içine çekebileceğini düşünmek bile heyecan vericidir.
Şarap perspektifini gezilerinizin bir parçası yapmaya başladığınızda, bildiğinizi düşündüğünüz yerler gözünüzün önünde değişmeye başlıyor. Bir limanın gerisindeki vadiyi, tiyatronun yanındaki tapınağı, yamaçta güçlükle seçilen eski tarım teraslarını başka türlü görmeye başlıyorsunuz.
Bir süredir WAYANA için yaptığım okumalar, geziler ve yazdığım yazılar bende aynı düşünceyi büyütüyor: Türkiye’ye, dünyanın en büyük açık hava şarap müzesi olarak bakabilir miyiz?
Bu yazıyla birlikte o düşüncenin peşinden biraz daha düzenli yürümek istiyorum.
Duvarları Olmayan Bir Müze
Bizim hayal ettiğimiz müzenin tek bir binası veya tek bir giriş kapısı yok. Salonlarını vadiler, kıyılar, antik kentler, köyler ve bağlar oluşturuyor. Bazı eserler kazıldıkları yerde, bazıları arkeoloji müzelerinin vitrinlerinde. Bazı izler ise bir üreticinin bilgisinde, yerel bir üzümün adında veya yaşlı bir asmanın hâlâ meyve veren dallarında saklı.
Bergama’da Dionysos Tapınağı’yla başlayan bir hikâye, Bakırçay Vadisi’ne ve Ege’nin ticaret yollarına açılabiliyor. Truva’da bir içki kabı, binlerce yıl önceki insanların sofrasına ilişkin sorular sorduruyor. Tur Abdin’de bir manastırın çevresindeki bağlar, geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi düşünmeye çağırıyor.
Bu yerleri aynı merakla ziyaret ettiğimizde, ayrı ayrı bildiğimiz hikâyeler arasında bağlantılar görünür oluyor. Şarabın geçmişini izleyen başka bir Türkiye haritası ortaya çıkıyor.
“Dünyanın en büyük” derken ölçülmüş, sınırları çizilmiş bir müzeler sıralamasından söz etmiyoruz. Bu adı, ülkenin dört bir yanına yayılan mirasa birlikte bakma hayalimize veriyoruz. Henüz bütün duraklarını bilmediğimiz, araştırdıkça genişleyecek bir müze bu.
Bu Müzede Neler Var?
Unutamadığımız bir anımız var. Şanlıurfa Müzesi’ni gezerken o müzede karşımıza çıkacağını hiç tahmin etmediğimiz bir objeyle karşılaştık: depas. Bizim Truva’yla özdeşleştirdiğimiz, şarapla ilişkilendirilen bu iki kulplu içki kabının bir benzerinin Şanlıurfa yakınlarındaki Titriş Höyük’ten çıkması, o bölgede şarabın geçmişini araştırma heyecanımızı ateşledi. Ve bu bakış açısıyla her objeye bakışımız değişti, ziyaretlerimizin içerikleri farklılaştı, kayıtları farklı önceliklerle taramaya ve değerlendirmeye başladık.
Şarap kültürü dediğimizde kulağa sıradan iki sözcük gibi gelebilir. Oysa bu kültürün derinliğini her yeni bulguyla biraz daha fark ediyoruz. Antik bağcılığın izini sürdüğümüz geziler bizi bir yandan o günün koşullarında düzenlenen hasat şenliklerine, törenlere, ziyafetlere götürürken bir yandan da bağları ve şarapları düzenleyen kanunnamelere, ticaret kayıtlarına, ödeme belgelerine götürüyor.
Bu yüzden kimi yazıda bir antik kenti, kiminde bir amforayı, kiminde tarihî bir bağ alanını ele alacağız. Bazen bir müzeye girecek, bazen eski bir şaraphanenin izini arayacak, bazen de yerel bir üzümü yaşatmaya çalışan insanlarla tanışacağız.
Geçmişin bugüne ulaşan her izi aynı durumda değil. Bir yerde yapı ayakta, başka yerde yalnızca buluntu veya yazılı kayıt kalmış. Bazı bağlar üretmeye devam ediyor; bazılarının yerinde artık evler, yollar var. Kaybolanları da anlatmak gerekiyor. Çünkü neyi koruyabileceğimizi anlamak, biraz da neyi kaybettiğimizi fark etmekle başlıyor.
Bildiklerimizle Sorularımızı Birlikte Taşımak
Bu yolculukta her sorunun hazır bir cevabını bulmak mümkün değil. Bir yerde üzüm çekirdeği bulunması, orada mutlaka şarap yapıldığını söylemeye yetmeyebilir. Bir amforanın bir kente ulaşmış olması da o kentin şarap ürettiğini göstermeyebilir. Bir yerin şarapla ilişkisini anlamak için bazen kazı raporlarına, bazen eski metinlere, bazen laboratuvar analizlerine ihtiyaç duyacağız.
Yazılarda bulguların gösterdikleriyle bizim yorumlarımızı ayırmaya çalışacağız. Bilmediğimiz yerde bunu söyleyecek, yeni araştırmalar ortaya çıktığında anlattıklarımıza yeniden bakacağız.
Bizim için bu belirsizlikler merakı azaltmıyor. Tam tersine, bir sonraki soruyu doğuruyor. Binlerce yıl önce yaşamış insanlara yaklaşmanın heyecanı biraz da burada: Bazen küçücük bir buluntu, bir yer hakkında düşündüklerimizi değiştirebiliyor.
Birlikte Büyüyecek Bir Keşif
Bu dizinin ilk adımı, WAYANA’da yayımladığımız ve yayımlayacağımız yazıları ortak bir çatı altında buluşturmak olacak. Her yazı kendi konusunu anlatırken, diğer duraklara da kapı açacak. Hazırlayacağımız ana sayfada bu yerleri bir arada görebilecek, merak ettiğiniz hikâyeden yolculuğa başlayabileceksiniz.
Zamanla yeni duraklar ekleyeceğiz. Mümkün olduğunda her yazıda şu soruya da cevap arayacağız: Bugün bu hikâyenin izini nerede sürebiliriz?
Hayalimiz, bu bakışın zaman içinde başka insanlarda da karşılık bulması. Bir okurun gezdiği antik kentte farklı bir ayrıntıya dikkat etmesi, bir araştırmacının eksik bıraktığımız noktayı tamamlaması, bir yerel topluluğun kendi bağcılık geçmişini anlatması… Bunların her biri bu müzeyi biraz daha görünür kılabilir.
Belki bir gün bu yaklaşım, Türkiye’nin kültür ve turizm dünyasında da sahiplenilir. Arkeolojik alanlar, müzeler, tarihî bağlar ve bugünün üreticileri arasında daha anlamlı yollar kurulur. İnsanlar bir bölgeye yalnızca şarabını tatmak için değil, o şarabın çevresinde birikmiş hayatı tanımak için de gider.
Biz bu hayalin peşinden yazmaya başlıyoruz.
Bir sonraki antik kent gezinizde, müze ziyaretinizde veya bağ yolculuğunuzda siz de bu soruyu yanınıza alın: Burada şarabın nasıl bir hikâyesi var?
TÜRKİYE: Dünyanın En Büyük Açık Hava Şarap Müzesi’ne hoş geldiniz.

