Manastırlar ve Bağcılık: Süryani Manastırlarının Konumu

M a n a s t ı r l a r v e B a ğ c ı l ı k : S ü r y a n i M a n a s t ı r l a r ı n ı n K o n u m u

Facebook
Twitter
LinkedIn

İnsanın yaşadığı bölgenin kendisine sunduğu yiyeceklerle yetinmesi anlayışı, günümüzden yaklaşık on bir bin yıl önce değişime uğramış. O zamana kadar avlamak ve toplamakla yaşamını sürdüren atalarımız organize yaşamın kendilerine sağladığı avantajların farkına varıp yaşam biçimlerinde önemli değişimler yapmaya başlamışlar. Bu değişimler arasında öne çıkanların başında bitkilerin evcilleştirilmesi var.

Bugün geçmişi değerlendirirken sanki atalarımızın bir akşam yatıp ertesi sabah kalktıklarında bu değişimin gerçekleşmiş olduğu hissine kapılıyoruz. Bu sürecin nesiller boyu devam eden, bir yandan deneme ve yanılmalarla, öte yandan doğanın kendine has kayıtsız gücüyle nasıl kırılmalarla dolu olduğu kısmını düşünmeyip göz ardı ediyoruz. Ama esas hikâye orada. Bu yazımızda bu hikâyenin son iki bin yıllık kısmına büyütecimizi yaklaştıracağız.

Son iki bin yıllık döneme baktığımızda vahşi asmaların artık atalarımız tarafından evcilleştirilmiş, bağlarda yetiştirilen çeşitli örneklerin ortaya çıkmış olduğunu görüyoruz. Ama bu dönemde dünyada başka değişimler olmaya başlamış. Güçler çatışması çok daha büyük ölçeklere varmış, iki önemli din ortaya çıkmış ve dinî yanı öne çıkartılan büyük savaşlar yaşanmış.

Bu dönemin belirleyici güçlerinin başında Roma İmparatorluğu geliyor. Kuruluş döneminde Hristiyanlık öğretisini reddeden ve bu yeni dini benimseyenlere yaşamı zindan eden anlayış, daha sonra yerini Hristiyanlığı benimseyen bir politikaya bırakıyor. Hristiyan öğretisinin merkezinde yer alan ekmek ve şarap ritüelini hatırlayacak olursanız, neden manastırlarla bağcılık arasında güçlü bir ilişki olduğunu anlamak daha kolay olur.

 

Roma Döneminde Manastırlar ve Bağcılık

Roma’nın Hristiyan dinini resmen benimsemesi üç yüz yılı aşkın bir süreye yayılmış. Bu dönem boyunca kimi imparatorların döneminde bu yeni dini benimseyenlere daha çok yaşam alanı tanınmış, Nero ve Diocletian gibi kimi imparatorlar dönemindeyse katliamlara varan baskı uygulanmış. Bu dört yüz yıl süren geçiş dönemi boyunca bağcılık, Roma şarap tanrısı Bacchus’un himayesinde sürdürülen geleneksel anlayışla devam etmiş.

380 yılında Roma İmparatorluğu Hristiyanlık dinini resmi din olarak kabul edince bağcılığın kaderinde bir değişim meydana gelmiş. Hristiyan öğretisinde kutsal bir yere sahip olan litürjik şarapla Roma günlük yaşamının başından beri parçası olan sofradaki şarap bütünleşmiş. Bu bütünleşme bağcılığa, o zaman farkına varılması zor olan bir güç katmış.

Roma İmparatorluğu’nun ihtiyacı olan üzümü ve şarabı üreten köylülerin faaliyetleri bir yandan sürerken dini ritüeller için kiliselerin ihtiyaç duyduğu şarabın tedariki için manastırlar da durumdan kendilerine vazife çıkarmış. Hemen her manastır kendi bölgesinde bağlar dikmeye ve törenler için ihtiyaç duyduğu şarap tedarikini garanti altına almayı görev edinmiş.

Geçmiş dönem kayıtlarına baktığımız zaman Galya, yani bugünkü Fransa’nın Tours kentindeki Aziz Martin Manastırı’ndan Filistin çöllerindeki Lavra tipi yerleşimlere kadar her dinsel merkez, kendi çevresini bağlarla donatmış. Binlerce yıldır nesilden nesile geliştirilen ve Roma döneminde çok yetkinleşmiş olan teraslama, sulama ve şarapların saklanması konusundaki teknikler, bu kez manastırlar tarafından da kullanılmaya başlanmış.

Manastırların Dinsel Güçle Sağladığı Güvenlik

Roma’nın önce ikiye ayrılması, daha sonra parçalanması dönemlerinde imparatorluk, gücünü kaybetmeye ve saldırılardan daha çok etkilenmeye başlamış. Aslında manastırların mevcudiyeti bu aşamada bağcılığa kritik bir katkı sağlamış: Hristiyanlık sayesinde elde ettikleri politika üstü konumları sayesinde bağlar, Roma’yla savaşan güçlerin tahribinden korunmuş. Köylülerin bağları saldıranların hışmına uğrayıp darmadağın olurken manastırlar kendi bağlarını koruyarak devamlılığı sağlamayı başarmışlar. Yani manastır bağları “güvenli limanlar” olmuş.

Manastırların önemli katkılarından birisi de kayıt tutmaları ve oluşturdukları arşivlerle aydınlanma çağında yaşanacak büyük değişimlerin ham bilgilerini biriktirmeleri olmuş. İlerleyen zamanlarda manastırlardaki deneysel çalışmalar sivillerin çalışmalarıyla birleşmiş ve köpüklü şaraplar gibi yeni bir başlığın ortaya çıkmasını sağlamış.

Gelelim Doğuya, Özellikle Tur Abdin Bölgesine

Ancak manastırların bu ‘vazife’ addettiği bağcılık kültürü, imparatorluğun doğu sınırlarına, yani Mezopotamya’nın kadim topraklarına ulaştığında çok daha köklü ve sarsılmaz bir karaktere bürünmüş. Roma’nın batısında bağcılık yer yer ticari bir disiplinle sürdürülürken; Tur Abdin platosunun sarp kayalıklarında yükselen Süryani manastırları için üzüm, sadece ayin kadehini dolduran bir sıvı değil, toprağa atılan imzanın ta kendisi olmuş. Mezopotamya’nın sert ikliminde, imkansızı mümkün kılan bir sabırla inşa edilen bu manastır bağları, Süryani kimliğinin ve inancının binlerce yıllık sessiz tanığına dönüşmüş. Roma’nın resmileştirdiği bu dinsel gelenek, Süryani keşişlerin elinde adeta bir ‘toprak teolojisi’ halini almış, asmanın vahşi doğasından süzülüp manastırın kutsal mahzenlerine uzanan o uzun yolculuğu başlatmış.

Günümüzün İki Büyük Süryani Manastırının Göz Dolduran Faaliyetleri

Biliyorsunuz Süryani bağcılık ve şarapçılık kültürü konusunda kapsamlı bir çalışma yapıyoruz. Bu çalışma uzun erimli ve ülkemizden şarap konusunda bir UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası tescil ettirmeyi amaçlıyor. Çalışmanın zeminini iyi tanımak için yerinde yaptığımız gözlemler doğrusu bizi çok yüreklendirdi.

Tur Abdin bölgesinde iki büyük manastır var: Mor Gabriel ve Deyrülzafaran. Bu manastırların bağcılık için bugün neler yaptığını sizlerle paylaşmak, bağcılık tarihinde manastırların yapmış olduğu katkıları somutlaştırmak açısından bize önemli bir fırsat veriyor.

Mor Gabriel, insanı derinden etkileyen bir mâbet. Dinî özelliklerinin dışında bizi en çok heyecanlandıran yanları oluşturdukları bağları. Bizim gezimizde bizzat gidip gördüğümüz Boğazkere bağlarının yanı sıra bölgenin özgün yerel çeşitleri olan Mazrona, Karkuş, Zeyti, Verdani, Zeynebi, Deyvani ve Tayfi de bağlarda yer alan diğer üzümler. Bu üzümler arasında şaraplık olanlar azınlıkta. Sofralık, pekmezlik ve kurutmalık olanlar daha geniş bir yer kaplıyor. Yani manastırlar açısından işi yalnızca şarabı sürdürmek gibi bir yerden görmemek gerekiyor.

İkinci durağımız olan Deyrülzafaran manastırında süreç daha da ileriye taşınmış. Deyrülzafaran, yaklaşık on dönümlük bir koleksiyon bağı oluşturmuş. Bu bağın içinde, bölgenin kendisiyle özdeşleşmiş 21 çeşit üzüme yer verilmiş. Bunların 19 çeşidi ekilmiş ve artık olgunlaşma sürecine yaklaşmış. İki çeşidi henüz ekilmemiş ama onu da takip ediyorlar.

Deyrülzafaran’a yolunuz düşerse manastırı çevreleyen dağlarda Meryem Ana Manastırı’nı size göstermelerini isteyin. Sarp yamaçtaki mağaralardan yararlanarak yapılan manastırın hemen alt kısmında eski dönemden kalan teraslama usulüyle yapılmış bağları göreceksiniz. Yüzlerce yıllık geçmişi olan bağları görüp etkilenmemek mümkün değil.

Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü gibi, ama kapsam olarak sadece kendi bölgelerine odaklanan böylesi bir çalışmayı gerçekleştiren manastırlarımıza ve bu tarihsel misyonu sürdürmelerine liderlik eden yöneticilerine şükranlarımızı sunuyoruz. Dileriz benzer çalışmaları yürütmeyi görev edinen başka kurumlar da karşımıza çıkar.

Picture of Katerina Monroe
Katerina Monroe

@katerinam •  More Posts by Katerina

Congratulations on the award, it's well deserved! You guys definitely know what you're doing. Looking forward to my next visit to the winery!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir