Franc de Pied Örgütünün Kuruluş Sebebi: FİLOKSERA
1860’lar, Atlantik Okyanusu’na komşu iki kıta arasında deniz taşımacılığıyla yapılan ticaretin düzenli arttığı yıllardır. Yeni Dünya’nın sunduğu patates, domates, mısır gibi bugünün mutfaklarının ayrılmaz parçası haline gelen gıdalar çok daha önceden Avrupa’ya gelmiş, hızla Eski Dünya’nın tamamına yayılmıştı.
Bu gelenler arasında asma ve meyvesi olan üzüm yoktu, çünkü Amerika kıtasında görülen asma cinsleri, Avrupalı kuzenlerinden daha farklıydılar. Eski Dünya asmaları binlerce yıldır hem taze tüketilen sofralık hem de fermente edilen şaraplık cinsleriyle çok daha güçlü ve seçkin bir tür olarak dünya pazarında egemendi.
Okyanus aşırı ticaret, ambalaj kullanmayı da zorunlu hale getirmişti. Kullanılan ambalajlar arasında ahşap kasalar önemli bir yer tutuyordu. Kayıtların incelenmesi sonucunda araştırmacılar, filoksera dediğimiz belânın, sınırlı sayıda da olsa Amerika’dan getirilen asma fidanlarıyla ya da, küçümsenmeyecek bir olasılıkla, ambalajda kullanılan ahşap sandıklarda kendilerine yer bularak Avrupa’nın sahil kesimlerine ulaştığını tahmin ediyorlar.
1863 yılında Fransa’nın güneyindeki sahile yakın Rhone Nehri’nin ağzındaki bağlarda, ilk kez filoksera kaydıyla karşılaşıyoruz. 1866-67 yıllarında birkaç yerde daha görülüyor. 1869 yılında bu kez Bordeaux’nun batı sahillerinde ortaya çıkıyor, ilerleyerek 1885 yılında Paris’in banliyölerine kadar geliyor, bu arada da bağlık alanların %40 kadarlık bölümünü yok ederek şarap sektörüne ağır bir darbe vuruyor.
Bilim dünyası, ne o zaman ne de şimdi, filokserayı yok edemedi. Ama bağcılığın kurtuluşu için palyatif bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemde kurtarıcı, Amerika’nın yerel asmaları oldu. Filokseraya yapısal bağışıklığı olan bu asmaların fidanları, anaç olarak kullanıldı. Filoksera, Amerikan anaçlarının köklerine zarar veremediği için Avrupa’nın kadim asmaları, bu Amerikan anaçlara aşılandı. Avrupa bağcılığı kurtulmuştu.
Avrupa bağcılığı varlığını sürdürme şansına sahip olmuştu ama artık asmaların kök ve gövdeleri kendi özgün, doğal kök ve gövdeleri değildi. Peki bunun bir önemi var mıydı?
‘Evet, var‘ diye düşünenler olayın üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra bir araya geldiler. İşte Franc de Pied böyle ortaya çıktı.

Kendi Köklerine Dönme Arzusu Nasıl Başladı?
Franc de Pied bir kurum, resmi bir oluşum ya da planlı bir hareket olarak doğmadı. Daha çok; araştırmacıların, bağcıların ve bazı küçük üreticilerin akıllarında aynı sorunun belirmesiyle şekillendi:
“Acaba bazı topraklarda asmalar yeniden kendi kökleri üzerinde yaşayabilir mi?”
Bu sorunun ortaya çıkmasıyla 2000’li yıllardan itibaren Avrupa’da küçük deney bağları kuruldu. Filokseranın sevmediği koşullar yeniden incelendi: kumlu zeminler, volkanik yamaçlar, granitik alt katmanlar, yüksek kireç yoğunluğu…
Yavaş yavaş, kendi kökleri üzerinde büyüyen vitis vinifera asmalarının küçük cepleri ortaya çıkmaya başladı. Bunlar bazen tek bir parsel, bazen beş-on sırayı geçmeyen minik alanlardı.
Ama her biri aynı amacı taşıyordu: Asmanın kendi köklerinde yeniden hayat bulması.
Franc de Pied Bilgi Kutusu:
- Amerikan anacına aşılanmamış asmadır.
- Kendi kök sistemi üzerinde büyür.
- Filoksera nedeniyle son derece nadirdir.
- Kumlu topraklar ve izole bölgelerde daha uzun süre yaşayabilir.
- Kültürel miras ve bilimsel araştırmalar açısından önem taşır.
Bu Yaklaşımın Asıl Amacı Ne?
Franc de Pied’in arkasında yatan fikirleri birkaç ana başlıkta toplayabiliriz:
Asmanın “kök fiziğini” anlamak
Amerikan anaçlara Avrupa üzüm cinslerinin aşılanmasının sebebi Amerikan asmaların köklerinden yararlanmak ve filokseradan korumaktır. Bu durumda toprağa tutunma, besin alma biçimi, su yönetimi gibi hayati fonksiyonların hepsini Amerikan asma belirler. Avrupa asmasının orijinal halindeki kök yapısı, toprağa tutunma biçimi, besin alımı ve su yönetimi tamamen farklıdır. Elbette bu fark meyveye ve, onun işlenmiş hâli olan şaraba da yansır.
Aşılı ve aşısız bağların aromatik farklarını görmek
Bu konudaki değerlendirmeler elbette sübjektif. Somut ölçümlere dayalı değil, duyulara dayalı değerlendirmeler yapılıyor. Ama kendi kökleri üzerinde yetişen asmalardan gelen ürünler daha canlı bir asidite, daha çarpıcı aromalar ve yer yer daha belirgin bir mineralite sunabiliyor.
Filokseraya dayanıklı alanlar tespit etmek
Filokseradan asmayı koruyan bazı bölgeler var, ama her yer uygun değil. Ama bulunan uygun yerlerde küçük ve sürdürülebilir “franc de pied” bağları oluşturmak mümkün.
Geleceğe dair stratejik bilgi toplamak
Bağcılığın tek sorunu elbette filoksera değil. Dünyanın içine girdiği iklim değişimi ve çok uzun yıllardır kullanılan toprakların yorgunluğu gibi başka büyük sorunlar da var. Asmanın kendi kök ve gövdesini daha iyi tanımak, bu değişimlerle ilgili doğru kararlar verilmesi açısından büyük önem taşıyor.
Elbette aşılama yöntemi bir yandan devam edecek. Ama acaba azınlığa düşen özgün kök ve gövdeye sahip Avrupa asmalarının (bilimsel adıyla Vitis vinifera) bize sağlayacağı ne var? Cevap aranan soru bu.
Neler Başarıldı?
Bugün itibarıyla franc de pied yaklaşımı romantik bir hayal değil. Küçük ama somut çalışmaların yapıldığı bir alan. Aşağıda geride bıraktığımız yıllarda yapılanlar sıraladık:
Uygun bölgeler haritalandı.
Fransa’dan Yunanistan’a, İtalya’dan Türkiye’ye kadar birçok ülkede kumlu, volkanik ve granitli yapıların filokserayı barındırmadığı doğrulandı.
Tadım verileri birikti.
Aromatik farklara ilişkin yüzlerce not var. Karşıt görüşler olsa da eğilim net:
Kendi köklerinde büyüyen asmaların üzümleri daha “saf ve parlak” bir profil gösterebiliyor.
Bilimsel yayınlar arttı.
Dünya genelinde onlarca makale yayımlandı. Bu alana kafa yoran akademisyenlerin yayınları bilimsel bir çerçeve çizilmesini sağladı.
Ticarî üretimler oluştu.
“Franc de pied” ibaresi artık etiketlerde kendine yer buluyor ve uluslararası merak uyandırıyor.
Peki Neler Yapılamadı?
Yapılan çalışmalardan elde edilen başka sonuçlar da var. Bunlar işin zorlu yanları:
Filokseraya tam direnç mümkün değil
Uygun olmayan bir bölgede kuracağınız bağ kısa sürede kaybedilebilir.
Ölçeklenemez
Dünyanın büyük bölümünde Amerikan anaç kullanmadan bağ kurmak mümkün değil.
Ekonomik olarak riskli
Bağın ömrü daha kısa olabilir, bakım zordur, kayıp ihtimali yüksektir.
Standart bir yöntem değil
Bir bölgede işe yarayan yöntem başka bir bölgede tamamen başarısız olabilir.
Franc de Pied Şarapları Gerçekten Farklı mı?
Franc de Pied şaraplarının farklı karakter taşıdığı yönünde birçok üretici ve tadım uzmanının gözlemleri bulunuyor. Ancak bu farkın yalnızca aşısız köklerden kaynaklandığını kesin olarak ortaya koyan bilimsel bir uzlaşı henüz yok. Toprak, bağ yaşı, yetiştirme koşulları ve üretim teknikleri de sonucu etkileyen önemli değişkenlerdir. Şarap değerlendirmeleri duyusal analizlere dayalı öznel değerlendirmeler. Dolayısıyla sonuçlar sübjektif ve tartışmasız sonuç veren değerlere henüz sahip değiliz.
Günümüzde Franc de Pied Asmalarının Bulunduğu Bazı Bölgeler
- Kapadokya
- Santorini (Yunanistan)
- Kıbrıs
- Kanarya Adaları
- Şili’nin bazı bağları
- Güney Avustralya’nın filokseradan arınmış bölgeleri
- Fransa’da belirli kumlu parseller ve tarihî bağlar
Son Söz:
Franc de Pied yaklaşımı, aslında filokseraya bir meydan okuma. Ama bu meydan okumanın iyi sonuç vermesini sağlamanın yolu, doğanın sizin aradığınız koşulları sağlayan köşelerini bulmaktan geçiyor.
150 yıl önce Avrupa bağlarını yok eden filoksera, gücünden hiçbir şey kaybetmiş değil; fırsat bulduğunda en iyi yaptığı şeyi gözünü kırpmadan yapıp asma köklerini yok ediyor ve bitkiyi ölüme mahkûm ediyor. Bunu yapamadığı toprakların hangi özellikleri taşıdığını artık çok iyi biliyoruz. Bu, en azından güvenli alanlarda orijinal köklere sahip asmaları yetiştirmenin mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Topraklarımıza sahip çıkalım, filokseraya dirençli yerleri bağ olarak kullanalım. Binlerce yıldır yetiştirdiğimiz asmalarımızın neslinin devamı için bunu yapmaya mecburuz.
Franc de Pied asmaları yalnızca filokseradan kurtulmuş birkaç eski bağın hikâyesini anlatmaz. Aynı zamanda bağcılık tarihinin en büyük krizlerinden birine verilen yaratıcı cevabı ve doğayla kurulan ilişkinin nasıl değiştiğini de hatırlatır. Bugün bu asmaların korunması, yalnızca geçmişe duyulan saygının değil, biyolojik çeşitliliğin, bilimsel araştırmaların ve kültürel mirasın geleceğe aktarılmasının da önemli bir parçasıdır.
Bu yazı ilginizi çektiyse, aşağıdaki yazıların da üzerlerine tıklayarak göz atabilirsiniz.